2.12.2009 - UYKUSUZ

UYKUSUZ
Sesini duyabiliyorum şimdi, kuytu derinliklerde kilitli
Saydam kafesinde bir kobay ve soğuk çekmecelerde bir ceset
Yozlaşmış yargılarınla buradasın, kırılıp birleştirilmiş zihninle
Ve tozlu aynalardan bulup çıkardığın yaşlanmayan yüzünle
Hep özlediğim kadar güzelsin şimdi, hiç olmadığın kadar soğuk
Ve sayfalar dolusu yalnızlık, takvimler boyu zamandan sonra ilk defa
Uzun bacaklı bir örümcek dokunuşu tenimde
Geceler boyu gidip gelen kabuslar, terli bedenimde acılar
yatağımda bir düşman sıcaklığı ve bir ceset soğukluğu içimde
sesini duyabiliyorum hala, tatlı bir düş gibi iki kabus arasında
sessizce ağlamayı bıraktım, haykırıyorum artık
gitgide kısalan narkoleptik uykularımda
|
|
YORUM (yok) :: YORUM YAZ! ::
|
19.11.2009 - 365 GÜN ÖNCE...
Bugün Tuğba ile ilk MSN sohbetimizin yıldönümü.
Bir yıl önce doldurdu içimi, aşkın tatlı heyecanı, sevmenin sıcaklığı ve sevildiğini sanmanın güzelliği.
Henüz birbirimizi yalnızca bilgisayar ekranlarında görmüşken, henüz sadece sessiz ve anlamının sıcaklığını taşımaktan aciz sözcükler paylaşmışken, duygular coşkulu, zihinler temkinli, parmaklar titrek ve yürekler heyecanlıyken, mantık ötesi bir çekim ve güçlü bir güven kurulmuştu aramızda.
Henüz o ilk sohbette, Ankara - İstanbul arasında gidip gelen o ilk sözcüklerde, birbirimize sorduğumuz sorularda, verdiğimiz cevaplarda ve utangaç tavırlarla tekrarlanan iltifatlarda kesinleşmişti aslında, mesafelerin ayrıdığı bedenlerimizde ve farklı alemlerde farklı hayatları yaşayan ruhlarımızda, herşeye rağmen birbirini tamamlayan parçalar vardı aslında.
Yalnızlığımız, mutsuzluğumuz, aşkı tanımlayışımız ve arayışımız...
Bu benim çocuk kalbimde bitmeyecek bir aşkın, sönmeyecek bir ateşin, dinmeyecek bir acının ilk adımıydı galiba.
|
|
YORUM (2) :: YORUM YAZ! ::
|
4.11.2009 - GÜN VE GECE

GÜN VE GECE
Kısacık ömürlerimizi çaldı zamandan
Hep birbirini kovalayan akreple yelkovan
İçimizde acıyan izler bıraktı sonra
Uzun geceler dolusu yıldız ve yürekler dolusu yalan
Takvimler ihanet etti bizlere
Mevsim hiç dönmüyordu bahara
Dünümüz unutkan güncelere emanetti artık
Yarınımız kader dediğimiz yalana
Gün geceye döndü yeniden
Karanlık en çirkin yüzünü gösterdi bize
Yalnızlık hiç de anlamlı değil artık
Yaşamak ve ölmek de öyle
|
|
YORUM (1) :: YORUM YAZ! ::
|
18.10.2009 - RÜYA...
Dün sabah rüyamda Tuğba'yı gördüm...
Onu düşünmeden ve özlemeden geçen bir günüm bile yok ama rüyalarımda beni ziyaret etmesi sık gerçekleşen bir olay değil. uzun zaman olmuştu onu düşlerime konuk etmeyeli...
karanlık bir yerde, bir bilgisayarın başındaydım. evim ya da bir kafe ? emin değilim. posta kutumu açmış, onun bir zamanlar bana yazdığı aşk dolu mesajları tekrar tekrar okuyor, onun bana gönderdiği güzel fotoğraflarına bakıyordum.
sonra birden bire o belirdi yanımda. ekrana ve bana baktı sırayla. heyecanlandım ama nedense şaşırmadım yanımda olmasına. bir sandalye çekip oturdu ve geçmişten, bugünden, yarından konuşmaya başladık. anımsadığım kadar sıcak, samimi ve güzeldi. gülüyordu, mutluydu... teni eskisinden biraz daha koyuydu ama hala göz kamaştırıcı ve kusursuzdu.
biraz sonra yerinden kalktı, karanlığın içinde kayboldu. geri geleceğini bilmenin rahatlığıyla bekledim. yeniden ortaya çıkıp yanıma oturduğunda bu defa üzerinde günlük kıyafetleri yerine kendisine çok yakışan siyah bir gecelik vardı. tatlı sohbetimiz sürerken onu hayran bakışlarla izlemeyi sürdürdüm.
sonra birdenbire önümdeki ekran karardı, "elektrikler kesildi galiba" dedim. sonra ona baktım ve yavaş yavaş kayboluşunu izledim. önce bir hayal, bir silüet gibi saydamlaştı sonra tamamen gözden kayboldu. ve rüya sona erdi.
|
|
YORUM (1) :: YORUM YAZ! ::
|
15.10.2009 - ONU TANIDIĞIMDA ÇOCUKTU...
 (27.10.2006 Hatay)
ONU TANIDIĞIMDA ÇOCUKTU
Onu tanıdığımda çocuktu, düş pembesi yanaklarında suskun bir sihir
Ve uzak bir dünyayı tutuyordu avuçlarında
Tanrıya meydan okurcasına cesurdu, zamana meydan okurcasına umutlu
Görülmeye değer rüyaları vardı uykularında
Yatağıma girip çıktı kaç defa, ölümü içti tükürdü
Uzak zamanları anlattı bana, kendisinin bile gitmediği yerleri
“İnsan bir aynadır” diyordu ve biliyordu
Bütününü unutmuş birer parçaydık ona göre
Gerçeğini kaybetmiş birer yansıma
Ve küller ateşti önceden, bütün ateşler de kül
Zaman ilerledikçe dönen, hep aynı yerden geçen
Evren bir atlıkarıncaydı rüyalarında
Bedenimi delip geçti kaç defa, kollarımda ölüp dirildi
Ve suskunluğunda masallar anlattı bana, gözleri kapalı resimler çizdi
“Şeytan aslında biziz” diyordu, sorgusuz terk edişlere alışkın
yüreği suskun gece misali simsiyah, gözleri gibi karanlık
ölümün zamansızlığından yakınıyordu sadece
“Cehennem de gidilmesi gereken bir yer belki de
ölüm de yaşanması gereken son bir tecrübe
ama geceler yarını beklemek için uzun, günler aşkı keşfetmek için çok kısa,
ve gidilecek o kadar çok yol var ki bu haritada
bir ömür yaşamaya yetmiyor adeta”
|
|
YORUM (1) :: YORUM YAZ! ::
|
26.9.2009 - YENİ DÜNYA...
Kurtarılmaya değer bir şey kalmadı dünyada....
Başını kaldırıp gökyüzüne baksana. Petrol dumanı ve zehir bulutlarıyla dolu atmosferde, gökyüzüne saplanmış çelik kulelerin gölgelemediği bir avuç mavi kaldı mı acaba?
Anla işte, insanlar dünün gerçeklerini, yaşamın güzelliklerini ve insan olmanın inceliklerini çoktan terk ettiler geçmişin solgun yapraklarına ve yeni dünya senin gibi hayalperestler için yaşanacak bir yer değil, hiç kimse için yaşanacak bir yer değil aslında.
Düşünsene, artık SIR diye bir şey kalmadı mesela, göğün yedinci katında camdan gözleriyle bize bakıyor uydular ve her sineğin kanat çırpışı, her çocuğun nefes alışı, her insanın rüyası kaydediliyor bir yerlerde. Uçaklar sesten hızlı, gemiler bir şehir kadar ve şehirler ormanları, dağları, okyanusları tüketerek büyümekteler hala.
Artık hiçbir şey yaratman, hiçbir şey düşlemen, hiçbir şey düşünmen gerekmiyor çünkü doğduğun anda sonsuz tüketim mekanizmasının numaralı parçalarından biri oluyorsun ve sözlerin, hüzünlerin, acıların, sevinçlerin, sevişmelerin hep yüksek duvarlar ardında gizlenen eller tarafından yazılan bir senaryo aslında. Sana öğretileni, senden isteneni, sana söyleneni yaşadıkça değerlisin onların gözünde. Kendini tükettikçe kazanıyorsun, kazandıkça tüketiyorsun, tükettikçe seviliyorsun bu dünyada...
Ne giyeceğini sana MODA söylüyor, nasıl yaşayacağını TREND belirliyor, ne duyacağına, ne bileceğine, ne göreceğine MEDYA karar veriyor. Düşünmeye bile gerek duymuyorsun çünkü POLİTİKACILAR senin yerine de düşünüyor, karar veriyor. Sonra sana " yaşamak bu " diyorlar ve sorgusuz kabullenmeni bekliyorlar.
Mantığın tıkandığı yerde düşünmeyi bırakarak kolay olanı seçmeyi, sorulardan kaçmayı İNANÇLI OLMAK diye adlandırıyorlar ve sen " Ama bu mantıksız " dediğin anda sevilmeyen, istenmeyen oluyorsun.
Şimdi bir daha düşün. insanlar barış adına, din adına, aşk adına, gurur adına öldürüyorlar birbirlerini. Öyleyse inandıkları herşey SAHTE, söyledikleri herşey ÇELİŞKİ. O halde sen de kendi gerçeklerini, kendi doğrularını, kendi nefret ve sevgilerini yazmalısın içinde. Öğrendiklerini unut ve anla…
Kurtarılmaya değer bir şey kalmadı dünyada.
|
|
YORUM (2) :: YORUM YAZ! ::
|
3.9.2009 - BİR BİLEN VARSA SÖYLESİN...

Önce çoktular, şimdi ise sonsuzlar...
Kafamın içinde durmadan çoğalıyor sorular. "Kendini kandırdın" diyor birileri gülerek. birileri saygıyla eğiliyor karşımda, adıma ağıtlar yakarak merhametle bakıyor diğerleri.
Öykümü dinleyenler kadar şaşkınım, anlatsam da anlayabilmiş değilim olanları. Birileri beni suçluyorlar durmadan, gidene lanet ediyor diğerleri...
Dilimizden çıkan her sesin, dudaklarımızda şekillenen her kelimenin, beyaz sayfalara dökülen her cümlenin anlamı aslında, sözlüklerde bir kaç satırdan mı ibaret yalnızca ? Bu can yakan sırrın karmaşasıyla bulanıyor uykusuz zihnim şu anda.
Her kelimenin ağırlığı aynı mı ? her sözcüğün değeri o silinene kadar mı ? her düşünce, her his, her yemin aslında potansiyel birer yalan mı ?
SEVMEK altı harften ibaret mi mesela ? Bir silgi kağıda dokunduğunda, harfleri söküp aldığı anda, anlamı da silip alabilir mi acaba?
VEDA dört basit harften ibaret, kolayca söylenip yazılabilen, anlamının ağırlığını bilmeyen, basit ve sıradan bir sözcük mü acaba? peki ya AŞK, sadece üç küçük harf... Ona yüklediğimiz kalıcı, güçlü, baş döndürücü anlamı hak etmiyor mu aslında ?
Bazı kelimelere haddinden büyük anlamlar yüklemek, bazı kavramları mutlak, değerli, özel ve anlamlı görmek beni, olmayı asla istemediğim bir noktaya getirdi galiba. Yıkılmış, incinmiş, yalnız ve terk edilmiş bir haldeyim şu anda. Varlığım, bir insan olmaktan uzak, bir insanın yarı saydam gölgesi adeta ve yaptığım şey yaşamak değil artık, yaşamanın acınası bir taklidi şu anda.
Bana, “SENİ SEVİYORUM” dediğinde bunu “SENİNLE OLMAKTAN MUTLUYUM VE SENİNLE KALMAYI İSTİYORUM, EVET BEN BİR BİREYİM, AMA SENİNLE DAHA GÜÇLÜ, DAHA ANLAMLI VE MUTLUYUM” diye anlamıştım, çünkü ben bu cümleyi bu anlamda kullanırdım.
Kısa zamanda saf ve gerçek bir bağlılığın sıcaklığıyla doldurdum yüreğimi, o yüreğin hükmettiği ellerimle tuttum ellerini. Ona olan sevgim arttıkça arttı, hayranlığım giderek katlandı. Kısa zaman içinde sadakatim mutlak, güvenim sonsuz, sevgim tartışılmaz bir hale geldi karşısında. O da bana aynı sıcaklıkla bakıyor gibiydi o anda.
Aşktan söz eden ilk o oldu. Bu çok özel ve çok değerli sözcüğün ağırlığı karşısında durakladım. hatta beni bu yüzden yadırgadı. “AŞIĞIM SANA” diyordu ve bunu inanarak, inandırarak söylüyordu. bu sihirli sözcük içimde “ÖMRÜMÜ SANA ADAMAYA HAZIRIM, SENDEN ÖNCESİNİ VE ÖTESİNİ YOK SAYDIM, ARTIK SENİNİM” anlamına geliyordu ve ben böylesi bir yemin için erken olduğunu hissediyordum. Onu, daha yavaş olmamız konusunda uyardığımda bana karşı çıktı. Kendinden ve hislerinden çok emin görünüyordu, o an herşey bir masal gibiydi, duyduklarım ve yaşadıklarım tatlı bir rüya kadar güzeldi ve beni de bu sihire inandırması uzun sürmedi.
Tuttuğum ilk eller onunkilerdi, öptüğüm ilk dudaklar onundu. Böylesine sevdiğim ilk insan, hayatımı beraber geçirmek istediğim tek kişi, maddi ve manevi tüm varlığımla kendimi adadığım tek varlık o oldu. Çünkü o benim için herkesten farklıydı, her şeyin üstünde, gördüğüm en güzel, en masum, en duygusal, en sadık ve en dürüst insan oydu. Bu onu benim gözümde kusursuz ve vazgeçilmez yapıyordu.
“KARA KEDİM…” diyordu bana, “…BENİ HEP SEV VE HİÇBİR ZAMAN BIRAKMA.” Beyaz avuçlarını tutup hünerli parmaklarını öperek söz verdim ona. Sahip olduğum ve olmadığım her şey üzerine yemin ettim, onu sevmekten asla vazgeçmeyip onu asla bırakmayacağıma.
Ve bir gün beni sevmekten vazgeçti uğruna her şeyi göze aldığım sevgili. Geri çekilip şöyle bir baktı ve içindeki zehiri akıttı. “SEN ÇİRKİNSİN” dedi, ona bir tanrıçaymış gibi tapan adama “ARTIK SENİ BEĞENMİYORUM VE SENİNLE GÖRÜNMEKTEN UTANIYORUM” dedi bana.
Kıyamet bu cümlelerle koptu galiba.
Bir bilen varsa söylesin şimdi…
Aşkı, sevgiyi, umudu, bir deftere yazılı silik harflerden ibaretmiş gibi silebiliyor birileri. Peki ya YALNIZLIK, TERK EDİLİŞ, ÖLÜM, GÖZYAŞI… Peki ya “ACI”… 3 minicik harf. Silsem diyorum günlüğümün sayfalarından. Onun bana olan sevgisini, verdiği sözleri, vaatleri, ettiğimiz yeminleri sildiği gibi, Silsem günlüğümdeki tüm “ACI” sözcüklerini, çektiğim ızdırap bitecek mi ?
|
|
YORUM (5) :: YORUM YAZ! ::
|
28.8.2009 - ONSUZ...
zifiri karanlık bir bedenle dolaşıyorum kendi ruhumun labirentinde. kanıma aşkın Tatlı zehirini katan sevgilimi arıyorum inatla ama o beni terk etti ve asla benim olmayacak bir daha
yaldızlı yalanlardan izler bırakıyorUm ardımda, ateş sıcağı kanımın kızıllığı her adımımda. kalbimin olması gereken yerde koca bir boşluk, karanlık bir delik, kanayan bir yara her nefes alışımda.
ve ben adı olmayan bir ölüyüm şu anda, hayata dair herşeyi çok geride bıraktım. bedenim saf yalnızlıktan ve paslanmaz çelikten yapılma bir korkuluk adeta. ömrü kısa günlerle sayılı hastalıklı bir sokak kedisi, gözleri kör, kulakları saĞır ve yüreği yok aslında
zifiri karanlık bir Bedenle dolaşıyorum kendi ruhumun labirentinde. Artık hiç sevilmiyorum ve hiçkimseyi sevemiycem gelecekte.
|
|
YORUM (1) :: YORUM YAZ! ::
|
15.8.2009 - NEKROFİLİ

NEKROFİLİ
Ellerini tuttuğumda sıcacık, gözlerine baktığım anda aydınlık....
ama biliyorum, yüzümü çevirdiğim anda güneşini yitirmiş bir dünyanın bulutlu gökyüzüne dönecek solgun yanakları. yüzü ışıltısını yitirecek hemen sonra ve varlığı souk bi gölge, souk ve cansız bi yansıma olup saplanıverecek eski karanlığına
onu öldüren ve sonra hayata döndüren neydi? asla bilemeyeceğim bir sır bu... kendini yaşamdan kopardığında uzaktaydım ve ne yaşadıysa, ne yitirdiyse, ona ne yapıldıysa geçmişte kaldı aslında. Ama geçmiş… şimdi daha iyi anlıyorum… geçmiş hala onun kabuslarında
"Beni Sen Kurtardın" diyor ama kendi bile inanmıyor bu yalana…
ben de bir melek deilim aslında. bencilce bir tutkuydu ona düşkünlüğüm, ona bağlılığım, onun ipeksi tenine ve kasvetli ruhuna olan arzum. ama bu onu karanlıktan geri getiren adımların başlangıcı oldu galiba. yani mezarında bir ölüydü onu tanıdıımda, olabildiince güzel, olabildiince çekici... hala uzak bi yankı olarak duyuluyo olsada çocuk kalbinin haykırışları, içinde yattığı sonsuz karanlığa aitmişçesine sessiz ve donuktu arzu uyandıran varlığı ve onu daha ilk görüşümde bedenimi kaplamıştı Nekrofili
ve gömülüverdi işte…
biri inatla kürek kürek toprak atıyordu üstüne ve sanırım O da yorgun elleriyle gömmeye çalışıyordu artık kendine ait olmayan bedenini. ama ben inatçıydım. üzerine atıldım, mezartaşını kırdım, sonra pençelerimle, dişlerimle, aciz bedenimin sınırlarını zorlayarak ve parmaklarımı kanatarak kazdım soğuk toprağı. onun cansız ellerini inançla, hasta bedenini hırsla, solgun yanaklarını şefkatle tutup çektim yerin yüzüne. ve sonra morarmış dudaklarını öptüm arzuyla... yaşamak dudaklarımdan dudaklarına aktı galiba. ve belki orada terketti beni, hayatta kalmanın ışıltısından bir parça.
Yaşamaya dair herşeyi paylaştık işte…
aynı dünyayı, aynı havayı, aynı yemeği, aynı yatağı... tüm bu zaman boyunca benimleydi ve her an biraz daha öğreniyordu gülmeyi. avuçlarımdan su içti, ellerimde ısıttı ellerini... kaç defa yaşamayı sevdiini söyledi bana. ama şimdi... şimdi daha açık görüyorum çoktan vazgeçmiş olduğunu. belki istemeden yapıyor, belki kanında bişey var, ruhunda yaşamayı reddeden bi parça, bedeninden tiksinen, teninin beyazlığından utanan, sevilmeyi kendine yakıştıramayan bir parça...
şimdi kırık bi aynadan bakar gibi kendine, parçaları yerlerine koyamıyor gözleri ve elleri eski solgun titremelerle kasılıyor şimdi. dudakları kanayan bir yara ve ne zaman öpsem o ateş sıcağı zehir karışıyor kanıma.
sevmekle kazanılır sanıyordum her savaşı, inançla yıkılır sanıyordum her duvarı. ama ne yazık... ona öğretemedim mutlu olmayı
|
|
YORUM (3) :: YORUM YAZ! ::
|
10.8.2009 - KABUSLAR HAKKINDA
Hepimiz çoğu gece rüya görürüz, bildiğim kadarıyla bu kanıtlanmış bir gerçek. Kedilerin bile rüya gördüklerini kanıtlayan bir araştırma okumuştum. ancak bizler, rüyalarımızın çok azını anımsayabiliriz. bu da kanıtlanmış bir başka gerçek. biz bedenimizi ve duyularımızı dinlendirirken bile zihnimiz farklı etkenlerle ve farklı biçimlerde etkinliğini sürdürür. biz bu etkinliklerin, yani rüyaların çok azını anımsarız. anımsadıklarımız da genellikle bulanık ve bütünlüğü olmayan anılar gibidir.
tam da bu noktada beni özel kılan bir durum var. ama buradaki "özel" sözcüğü üstünlük anlamında değil. bu bir ayrıcalıktan öte bir hastalığı dile getiriyor aslında. ben rüyalarımın çoğunu anımsarım ve anımsadıklarımın % 90 'ı kabustur.
bu benim için rutin bir durum. haftada 2 - 3 defa gayet net anımsadığım kabuslar görürüm. bu yaklaşık 10 yıldır böyle. yavaşladığı, hafiflediği dönemler oldu ancak her seferinde eski haline geldi. özellikle sıkıntılı, stresli dönemlerimde Tarantino filmlerini aratmayacak kadar delice senaryolar ve kanlı sahnelerle dolu, görsel açıdan zengin ve dehşet verici rüyalar görürüm. sevdiğim insanların acı dolu ölümleri, tanıdığım ve tanımadığım kişilerin başlarına gelen kazalar, hastalıklar, felaketler, ölümler... bilim-kurgusal senaryolar, savaşlar, uzaylı saldırıları, mutasyonlar, işkenceler... ve tabi ki farklı biçimlerde farklı zamanlarda tekrarlanan kendi ölümüm... yani akla gelebilecek her türlü pislik.
eskiden rüyalarımı kağıda döker, anlamlarını çözmeye çalışır ve akışlarına dair bir bağlantı bulabilmek, sistemlerini öğrenebilmek, sırlarını çözebilmek umuduyla onları tekrar tekrar okurdum. epeydir bunu yapmıyorum. artık kabuslarımı sadece zihnimde bıraktıkları dehşet ve merak uyandırıcı izlenimlerle anımsıyor ve orada kalmalarını sağlıyorum. yenileri eskilerini unutturuyor, ama bu bir kayıp değil. hepsi birbirlerini andırıyor nasılsa.
geriye dönük kısa bir örnekleme yapıyorum, bir süre için kabuslarım gerçekten epey azalmıştı, Tuğba ile birlikte mutlu olduğum günlerdi. fakat o beni hayatından çıkardığından bu yana herşey alışkın olduğum eski ritmine döndü. son bir ay içinde, rüyalarımda iki defa kudurmuş köpeklerin saldırısına uğradım, bir defa atom bombası denemelerinde aşırı radyasyona maruz kaldım, bir defa yatağımda, üzerimi iğrenç böcekler kaplamış bir halde uyandım, bir defa abimin otomobiliyle kaza geçirdim, bir defa mutasyona uğramış ve bedenleri iğrenç biçimler almış kötü niyetli insanların arasında kaldım... şu an aklıma gelenler bunlar.
Bu, her hafta yeni sayfaları eklenen tuhaf bir korku listesi. hasta bir kedi ruhunun kabus güncesi.
|
|
YORUM (2) :: YORUM YAZ! ::
|
|
BANA DAİR
Arkadaşlar, İstanbulda ve çeşitli illerde sıcak bir yuva arayan birbirinden tatlı, oyuncu ve sevimli yavru kedicikler var. sahiplenmek isteyenler bana ulaşsınlar. LÜTFEN, pet-shop'lardan hayvan almak yerine bu yardıma muhtaç bebek kedileri sahiplenelim !!!!!!!!!!!
YOL ARKADAŞLARIM
Canberk / Derman Kızıltaş / Apiş silentwater Blogcu Yardım animalinstinct sonay ortug Ksenophon Anabasis banucagri zumrutsu hilalozgul karatorba learningtofly elifceyasam veraws hayatin7rengi ladymadeline sadecetugba cerridwen
|